Doç. Dr. Can Ceylân ile Kurban Sosyolojisi Üzerine
Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Can Ceylân, Gazete Kampüs’ün sorularını yanıtladı.
Doç. Dr. Ceylân, ‘’Kurban kültürünün olduğu bir toplumun insanları, Gazze’deki gibi, Doğu Türkistan’daki gibi soykırım yapmaz, çünkü can vermenin, acı çekmenin ne demek olduğunu idrak etmiştir.’’ ifadelerini kullandı.
Kurban sosyolojisini daha iyi anlayabilmek için Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Can Ceylân ile kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik.

Böylesine iki zıt kavram kurban ve bayram nasıl bir araya gelmektedir?
Kurban ve bayram. Nasıl oluyor da bir tarafta kanlar dökülüyor, bıçaklar havada uçuşuyor; öbür tarafta bunun bayramı mı olur? Ortada bir can var. Buna rağmen bayram mı kutlanıyor? Bu aslında bayram kavramıyla kurban kavramının zamanla geçirdiği anlam kaymasından kaynaklanan bir soru. “Kurban” kelimesi Türkçede “kurban olayım”, gibi ifadelerde geçer. İstiklâl Marşımız’da “Çatma, kurban olayım, çehrene ey nazlı hilâl…” diye geçer. Hakikaten çok derin bir anlamı var. “Kurban olmak” demek, kendini feda etmek demektir. Yani “yeter ki bayrağımız dalgalansın, biz kendimizi kurban ederiz”; canımızdan, malımızdan vazgeçeriz. Bu kadim bir düşüncedir.
İngilizcede de “sacrifice” denir. Hatta bu, ilkel kültürlerde gerçi “ilkel” kelimesi pek hoş değil, diyelim ki “animist dinlerde”hayvanları tanrılara adamak, insanları, özellikle kız veya erkek çocuklarını, günahsız oldukları için tanrılara sunmak gibi uygulamalara kadar gider. Tapınaklarda canlı canlı kurban edilen insanlar vardır. O doğrudan bir can almayı ifâde eder.
Ama bizim kullandığımız “kurban” kelimesi bambaşka bir kökten gelir. O kök “yakınlık” anlamına gelir. “Kurbiyet” ve “akraba” kelimeleri de aynı kökten gelir. “Kurbiyet” ne demek? Yakınlık. Akraba da öyle… Şimdi “akraba” dediğimiz kişiler, birinci dereceden anne, baba ve kardeşler dışında kalan ama hâlâ yakınlık bağı taşıdığımız kişilerdir. Peki bir hayvanı öldürerek biz kime veya neye yakınlaşıyoruz? Aslında bu, kendimizden bir fedakârlık yaparak gerçekleşiyor. Yâni normalde başka bir şeye harcayacağımız parayı örneğin bu yıl bir küçükbaş hayvan 20 bin lira, büyükbaş hayvanlar 100–200 bin liraya kadar çıkabiliyor ve insanlar 3, 5, hatta 7 kişi birleşerek alıyor bu parayı kurbana harcıyor. Aynı parayla gidip kasaptan 10–15 kilo et alabilirsin ama burada mesele et almak değil; bir değere sadâkat göstermek, bir yakınlık kurmak. Bu yakınlık hem insanlarla paylaşım yoluyla kuruluyor, hem de bir maneviyatla… Belki gidip kasaptan 10–15 kilo et alabilirsin ama bir hayvanı kurban ederek, onun üçte birini başkalarına vermek zorundasın.
Ayrıca, toplumda herkesin yaptığı ortak bir davranışa sen de iştirak ediyorsun. Bu, tıpkı Ramazan Bayramı’nda aynı anda iftar yapmak, aynı anda sahura kalkmak, aynı anda terâvihe gitmek gibi… Yâni bir toplumda aynı anda yapılan kolektif bir ibâdetin, bir ritüelin parçası oluyorsun. Bunu kurban keserek de yapabilirsin, kurbanı paylaşarak da; ya da kesemediğin kurbanı kabûl ederek de bu sürece dahil olabilirsin. Şu soru sorulabilir: “Peki, herkes zengin olursa, herkesin et alacak parası olursa ne olacak?” Yine de bu ibâdet yerine getirilir. Çünkü kurban ibâdeti, esâsen hac yapanlara farz olan bir ibâdettir. Hacca gitmeyenler içinse vâciptir. Yâni biz şu anda kurban kesmesek bile dini açıdan çok büyük bir eksiklik sayılmaz. Ama hacca gitmişsek ve kurban bayramının birinci günü Mekke veya Medine’de bulunuyorsak, o zaman kurban kesmek farz olur. Bu, hac ibâdetinin son aşamasıdır. Ve orada kesilen kurbanlar hacılar tarafından yenilmez. Aslında biz insanlarla aynı şeyi paylaşmanın bayramını yapıyoruz. Tıpkı Ramazan Bayramı’nın, Ramazan boyunca tuttuğumuz oruçların sonunda bir ibâdet borcunun tamamlanmasının sevinci olarak kutlanması gibi… Kurban Bayramı’nda da biz, kendi zevkimiz için değil; kendi isteklerimizden, kendi konforumuzdan fedakârlık ederek bir ibâdet gerçekleştiriyoruz. Bu sâyede bayram yapıyoruz. Yâni ilk bakışta kurban ve bayram birbirine zıt kavramlarmış gibi görünse de, aslında bu iki kavram birbirini tamamlayan anlamlar taşıyor.
Kurban ibadetini sosyolojik anlamda nasıl yorumlarsınız?
Dediğim gibi, kurban aslında hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke-Medine bölgesine giden, tavafını yapan, Arafat’ta vakfe yapan, Müzdelife’ye çıkan, şeytan taşlayan kişilerin ihramdan çıkarken yaptıkları bir ibâdettir. Bayramın birinci günü kurbanlar kesildiğinde, hac ibâdeti tamamlanmış olur. Bu vesileyle, Allah bu sene hacca gidenlerin ibâdetlerini kabûl etsin inşallah. Aslında mesele sâdece sosyolojik değil; aynı zamanda psikolojik bir boyutu da var. Yâni, bu ibâdetin arkasında sosyo-psikolojik bir zemin bulunuyor. Bu noktada rahmetle anmak isterim; Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından merhum Prof. Dr. Ali Murat Daryal’ın “Kurban Kesiminin Psikolojik Temelleri” adlı çok önemli bir kitabı var. Alanında yapılmış en kapsamlı çalışmalardan biridir. Kendisi aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunuydu ve Batı düşüncesine oldukça hâkim biriydi. Bu kitabında şöyle bir araştırmaya yer veriyor: Kurban kesen toplumlarla kesmeyen toplumların insan ilişkileri, şiddete yatkınlıkları ve yaptıkları sporlar arasında anlamlı farklar olup olmadığını inceliyor. Örneğin; kurban kesen toplumlarda insanlar arası ilişkiler nasıldır, bu toplumlarda şiddet kültürü var mıdır, varsa nasıl bir biçimde tezâhür eder? Ve bu toplumların tercih ettiği sporlar nelerdir? Aynı şekilde kurban kesmeyen toplumların ilişkileri ve spor tercihleri de analiz edilmiş.
Biz kurban kesen bir toplum ve kurban kesen bir medeniyet olarak, kan akıtan sporlara çok fazla rağbet etmeyiz. Bizim millî sporumuz güreştir. Güreşte kazanan, rakibini ezmez; en fazla yere serer, omuzlarını yere değdirir ve mücâdele orada biter. Onur kırma, aşağılama yoktur. Ama boks böyle değildir. Boks maçlarında insanların ağzı, burnu parçalanır; her yeri kanar, ringte kan akar. Oysa bizim geleneğimizde, kurban kesimi bile insanî bir sınır içinde yapılır. Biz kurban keserken, insana yakın ve daha büyük boyutlardaki koç ya da büyükbaş hayvanı gözümüzün önünde can verirken izleriz. Aslında burada bastırılan hayvanî bir yönümüzle yüzleşiyoruz. İnsan doğasında kan görme, şiddeti izleme arzusu vardır. Ancak biz bunu bilinçli, kontrollü ve ritüel yoluyla yaşıyoruz. Merhum Prof. Dr. Ali Murat Daryal’ın “Kurban Kesiminin Psikolojik Temelleri” adlı kitabında çok ilginç bir tespiti var: Boks maçından çıkan seyirciler dışarıda kavga etmez. Çünkü içeride kan görüyorlar. Ama futbol maçından çıkan seyirciler kavga eder. Çünkü sahada kan yoktur. İçlerindeki gerilim dışa vururlar. Aynı şekilde, Kurban Bayramı’nda insanlar ellerinde satırla, bıçakla dolaşır ama kimse kimseyi bıçaklamaz. Kasap kendini keser belki ama insanlar birbirine zarar vermez. Neden? Çünkü kan görülmüş, adrenalin boşalmıştır. O hayvanî dürtü tatmin edilmiştir. Yılda bir kez bile olsa bu deneyimi yaşayan insanlar, kurbanın psikolojik ve ahlakî etkilerini taşır. Canı alınan bir canlıyı gözlemlediğinizde, ister istemez empati kurarsınız. O kurban anı, sizi şiddetin ne olduğunu düşünmeye sevk eder. Bu yüzden kurban kesen bir insan, gidip Gazze’deki mazlumlara zulüm yapamaz, bir topluma soykırım uygulayamaz. Çünkü can vermenin ne demek olduğunu görmüştür.
Ayrıca dinimizde hayvana eziyet edilmez. Kurban hayvanı can çekiştirilerek değil; hızlı, acısız ve merhametli bir şekilde kesilir. Can damarları bir anda kesilir ve hayvan kısa sürede can verir. Bu, “öldüreceksek bile işkence etmeyiz” anlayışının bir sonucudur. Kimi zaman deniliyor ki: “Kasaptan et alıp fakirlere dağıtsak olmaz mı?” Bu yeterli değildir. Çünkü kurban sâdece bir et paylaşımı değil, aynı zamanda bir ibâdet ve bir ritüeldir. Et dağıtımı kurbanın sembolik, toplumsal ve bireysel boyutunu karşılamaz. Kurban, aynı zamanda birliktir, berâberliktir. Canını veren bir canlının durumunu gözlemlemektir. O sahnede bir teslimiyet, bir feda ediş, bir bağlılık vardır. Kurban ibâdetinin dayanağı da Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail arasındaki sadâkat ve teslimiyet hâdisesidir. Hz. İbrahim oğlunu Allah’a kurban etmeye hazırlanırken, Allah insan canının kutsal olduğunu gösterdi ve hayvanla değişimini emretti. Çünkü insan eti yenmez. Kurban edilecek hayvanların türü, yaşı ve özellikleri dinde belirlenmiştir.
Sosyolojik olarak da kurban ibâdeti, bizim toplumumuzu şekillendirmiştir. Köylerde çocuklara kuzu verilir, o kuzu büyütülür ve kurban edilir. Kendi elleriyle büyüttüğü bir canlıyı kurban eden çocuk, o bilinçle yetişir. Böyle bir çocuk ileride vatanı için canını feda edebilir, bir anne çocuğunu, bir eş kocasını feda edebilir. Ancak bu fedakârlık, daha fazla kan akmasın, insan kanı dökülmesin diyedir. Biz bu bilinci kurban ibâdetiyle kazanıyoruz. Elbette bu ibâdete karşı çıkanlar var. Vejetaryenler ya da hayvansever gruplar bunu eleştiriyor. Fakat yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bu ibâdetin hem fiziksel hem ruhsal olarak toplum üzerindeki etkileri sağlıklıdır.

Kurban kesmenin topluma faydası nedir?
Aslında bir nevi cevap vermiş oldum ama şunu da bir şey söyleyeyim. Malıyla, canıyla, kanıyla ve dinî vecibelerini yerine getirmenin aslında dört bir koldan bir tatmini hissediyorum. Bu, diğer zamanlarda yaptıklarımızın örneğin adak kurbanı kültürümüzün önemsiz olduğu anlamına gelmez. Çocuk olur, ev alınır, araba alınır, evlenilir… Bu gibi durumlarda da kurban kesilir. Aslında bu, “bir kan aksın” diyedir. Ama şunu unutmamak gerekir: Dikkatsiz bir insansanız yine trafik kazası yaparsınız. Geçimsizseniz, isterseniz on tâne kurban kesin yine de boşanabilirsiniz. Burada asıl mesele kurban etme ritüelinin kendisidir. Bunun hem psikolojik hem de kültürel bir yönü var.
Kurban ibâdetini eski dönemlerle günümüzü kıyaslarsak neler söylersiniz?
Her şeyde olduğu gibi, ortada bir dejenerasyon var. Dinî konularda hiçbir hassasiyeti olmayan insanlar, hem Ramazan’da hem de Kurban’da, laik bir ülkede yaşamamıza rağmen, “Aslında dini bayram yapmak laikliğe aykırı mıdır, değil midir?” tartışmasına kadar geldiler. Dinî hassasiyeti olmayan, hatta dini konulardan özellikle uzak durmaya çalışan kişiler, hem din konusunda ahkâm kesiyor hem de dinî bayramları sadece bir tatil fırsatı olarak görüyor. Oysa ki, özellikle Kurban Bayramı’nda bizzat gözlemlenmesi gereken, içinde bulunulması gereken ibâdetler ve ritüeller söz konusudur. Bugün ise, bu ritüelin yerine “Biz sizin yerinize kurbanınızı keselim, hatta kesip paketleyip size 15-20 kilo et getirelim” gibi uygulamalar geçmiş durumda. Bence bu, dinin diğer alanlarında da gözlemlediğimiz dejenerasyonun bir parçası. Namazda, oruçta, helâl-haram ayrımında, insan ve kul hakkı konularında yaşanan hassasiyet kaybı burada da kendini gösteriyor. Kurban meselesi sâdece bir hayvanın canını alıp onun etini yemek değildir. Eğer sadece et yemek isteniyorsa, gidip herhangi bir yerde mangal yapılabilir. İnsanların bu bayramı sâdece bir tatil olarak görmesini samimi bulmuyorum. Nasıl ki Noel, Müslümanlıkla ilgili bir bayram değilse ve biz 25 Aralık’ta Noel kutlamıyorsak, Kurban Bayramı’nda da en azından birinci gün, bayramın asıl anlamına uygun yaşanmalıdır. Burada önemli olan bir arada bulunma meselesidir. Belki insanlar et yer, belki sâdece kapısını çalıp bir selâm verirsin. Kurban Bayramı’nda et götürürsün, başka bir ay tatlı götürürsün, bir başkasında erzak götürürsün, bir diğerinde yalnızca hâl hatır sorar, çayını içersin. Önemli olan, bir sofra etrâfında bir araya gelmektir. O evin sâhibi de seni misâfir etmekten, seni kendisiyle eşit görmekten mutluluk duyar.
Kurban Bayramı’nın daha iyi idrak edilmesi için önerileriniz nelerdir?
Bu tür soyut, mânevî, uhrevî ve dinî konular gibi, Kurban da küçük yaşta öğrenilmeye başlanması gereken bir şeydir. Elbette 3-4 yaşındaki bir çocuk bir hayvanın kesilmesini gördüğünde korkabilir. Ancak en azından hayvanlarla kurulan ilişki konusunda bilinç kazandırmak gerekir. Bugün çocuklar “hayvan” deyince sâdece kedi ve köpeği düşünüyor. Oysa koyunlar da, inekler de hayvandır. Ne yerler, ne içerler, nasıl yaşarlar? Bâzı çocuklar sütün ağaçtan geldiğini zannediyor. Oysa sütün nasıl sağıldığını, bir hayvandan geldiğini görmesi gerekir. Dün meleyen ya da möleyen bir hayvanın, bugün sofraya geliş süreci, onun bir parçası olarak anlaşılmalıdır. Bu yalnızca kurban özelinde değil; Kurban Bayramı’nın bir parçası olduğu daha büyük bir bütün olarak düşünülmelidir: Ramazan, Kurban, kandiller, Mevlid, Hac, Umre ve bizim kültürümüzde olan ama başka Müslüman kültürlerde pek rastlanmayan gelenekler… Mesela bayramlar, akîde şekeri bile bu kültürün bir parçasıdır. Akide aslında bir “akit”, yâni sözleşmedir. Nikâh da bir akittir. “Dinî akidelerimiz” dediğimizde, bu kelimenin kökenini bilmek önemlidir. O akîde şekeri bir semboldür; bir söz verme, bir bağlılık göstergesidir. Ramazan’daki paylaşma ve yeme alışkanlıklarımız gibi, Kurban’da da bir feda etme, kendinden verme anlayışı vardır. Bu ruh hâli sâdece o günlere mahsus olmamalı; tıpkı anneler gününde annemizi sâdece bir gün sevmememiz gerektiği gibi, sevgililer gününde sevgilimizi bir günle sınırlamamamız gerektiği gibi… Bayram da sâdece bir gün değil, bir hâl, bir yaşam biçimi olmalıdır. “Her günü bayram etmek” işte budur. Bayramın nasıl yaşanacağını öğrenmek istiyorsan, Kurban’da ve Ramazan’da gör; bunu yılın 365 gününe yay demek gerekir.
Hac ibâdeti bireyin topluma ve inancına âidiyetini nasıl pekiştirir?
Hac ibadetini değerlendirirken şöyle düşünmek gerekir: Günümüzde bazıları “Hacca gitmeye ne gerek var? Zaten Kâbe’yi televizyonlardan, internetten görüyoruz. Bu bir tür turistik seyahat değil mi? O parayla daha ihtiyaç sâhibi insanlara yardım etmek daha anlamlı olmaz mı?” gibi sorular sorabiliyor. Ancak bu, meseleyi çok yüzeysel bir yerden ele almak olur. Öncelikle şunu hatırlamak gerekir: Bundan bin yıl önce, günümüzdeki gibi iletişim ve ulaşım imkânlarının olmadığı dönemlerde, insanlar Horasan’dan, Balkanlar’dan, Afrika’nın en ücra köylerinden kalkıp hacca gidiyordu. Ve orada, teni, dili, kültürü birbirinden çok farklı insanlar, İslâm ortak paydasında buluşuyordu. Zenci, beyaz, kırmızı, sarışın, mavi gözlü, uzun boylu, kısa boylu, çekik gözlü fark etmeksizin, herkes Allâh’ın huzurunda bütün farklılıklarını geride bırakıyordu. Bu, çok önemli bir bilinçtir: “Demek ki ben burada, Allâh’ın huzurunda, tüm farklılıklarımdan arınmalıyım.” Ve sadece bir ibadet değil, aynı zamanda bir kültürel alışveriş de yaşanıyordu. Târihte hep duyduğumuz gibi, Haçlı seferleri Avrupa’ya kağıdı taşıdıysa, hac da Doğu’dan Batı’ya bilgi taşıdı. Horasan’dan gelen biri orada “Ben bu kitabı okudum, ben bu kitabı yazdım” der, Afrika’dan gelen birine verir. Yâni hac, bir nevi fuar gibi, kültürel ve zihinsel bir alışveriş zeminiydi. Hac, sâdece tavaf edip kurban kesmekten ibâret değildir. Evet, kurbandan iki gün önce gidip hac ibâdetini teknik olarak yerine getirebilirsiniz. Ama aslolan, orada bulunmak, o ortamı yaşamak, o insanların kültürleriyle tanışmak, kültürlenmek ve kültürleşmektir. Orta Asya’daki bir Müslüman’ın, Avrupa’daki bir Müslüman’ın, Afrika’daki bir Müslüman’ın İslâm’ı yaşama biçimini görmek, farklılık içinde ortaklığı anlamaktır.
Burayı turistik bir yere çevirmemek gerekir. Aynı durum umre için de geçerlidir. Umre, insanların romantik anılar biriktireceği ya da evlilik teklifi edeceği bir ortam değildir. Orası, kadın-erkek ayrımının bile sembolik olarak ortadan kalktığı, insanların aynı safta, yan yana namaz kıldığı, dünyevî duyguların ve beklentilerin bırakılması gereken bir yerdir. Kâbe, Hz. Âdem’in inşa ettiği, Hz. İbrahim’in yeniden ayağa kaldırdığı, Peygamberimizin putlardan temizlediği bir yerdir. Tanrı’nın huzuruna çıkışın sembolüdür.
Hac, farklılıklar içinde birliği yaşamak, herkesin aynı amaç için orada bulunmasının ne demek olduğunu bizzat tecrübe etmektir. Nasıl ki bir Türk bayrağı dalgalandığında tüm farklılıklarımızı bir kenara bırakıp tek yürek oluyorsak, İstiklâl Marşı çalınca susuyorsak, hac da tüm dünyevî ve uhrevî ayrımlardan arınıp Allah’ın huzuruna durmaktır. Teferruatların kalktığı, sâdece özün kaldığı bir yer… Ama şu da önemli: Necip Fazıl’ın dediği gibi, hac Mekke’den döndükten sonra başlar. Hacca giden kişi “hacı” unvânı alır. Hacı amca, hacı teyze, hacı abla diye anılmaya başlanır. Sanki hacı olduktan sonra bir daha günah işlenemezmiş gibi bir algı vardır. Önemli olan tövbe etmek, bilinçlenmektir. Allah, herkese hac ibâdetini lâyıkıyla yerine getirmeyi ve ömrü boyunca bu bilinci taşıyacak kadar erken gitmeyi nasip etsin.

Bu röportaj vesilesiyle herkesin Kurban Bayramı mübârek olsun, kut getirsin.
Röportaj/ Fotoğraf: Tuğçe Karafakıoğlu